Açılıp belirme, ortaya çıkma, belli bir çerçevede zâhir olma.. sıfat ve esmâ-i ilâhiyenin münferiden veya müctemian kendi hususiyetleriyle inkişaf etmeleri, ilâhî esrâr ve envârın kalblerde belli emarelerle kendilerini hissettirmeleri.. pek çok görünmez ve bilinmez gaybî ahvâl ve şe'nlerin vicdanla bilinir ve gönül gözüyle görülür hâle gelmesi.. Cenâb-ı Hak'la kulluk münasebetlerini sağlam ve düzgün sürdürebilenlerin iç dünyalarıyla aydınlanmaları.. gibi mânâlara gelir tecelli. Ayrıca, "işrak", "izâe", "inâre" sözcükleriyle de ifade edilen bu tabir ayna ve meclâ itibarıyla söz konusu olan husûsiyetlerin yanında, Zat-ı Ulûhiyet'e müteallik yönleri açısından da şu unvanlarla yâd edilegelmiştir: Tecelli-i Zat, tecelli-i şuûn -az bir kesimin söz konusu ettiği bir tecellidir- tecelli-i sıfât, tecelli-i esmâ, tecelli-i âsâr -bunu tecelli-i ef'âl içinde mütalâa edenler de var- ve tecelli-i ef'âl.
1) Tecelli-i Zat: Hazreti Zat'ın hiçbir şe'n ve sıfatı mülâhazaya alınmaksızın "bîkem u keyf" mebdei Zat olan bir tecellidir ki, ef'âl âleminde ancak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin tavassutuyla -tabiî bu tavassutun mahiyetini de kavrayabiliyorsak- gerçekleşmektedir ki, teferruatını idrak şimdiye kadar kimseye müyesser olmamıştır. Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-enâm (Aleyhi Ekmelü't-tehâyâ)'nın vesâyet yolcuları böyle meselelerde her zaman, Seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir gibi "el-aczu ani'l-idraki idrakun" demiş ve meâlîler meâlîsi bu kabil konular karşısında hayret ateşlerini:
"İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez" (Ziya Paşa)
mülâhazalarıyla söndürmeye çalışmışlardır.
Tecelli-i Zat, Hazreti Zat'la alâkalı muammâ-âlûd mesâil gibi o kadar muğlaktır ki, böyle bir konunun izahı sadedinde söylenen sözler bile, hep birer iğlak örneği olarak kitaplara geçmiştir. İşte, Muhammediye sahibi Yazıcıoğlu'ndan, tecelli-i Zat'la alâkalı bir tefsir ve bir yaklaşım:
"Hayali nakş hanemde musavver olalı gönlüm,
Hep ism u resmi mahvetti bu tasvîr-i misâlîden.
Menem deryâ-yı tevhide çû mahv-ı mahz-ı müstağrak,
Getürsem ger n'ola güher bu deryâ-yı visâlîden..."
Muhyiddin İbn Arabî ise:
تَجَلَّى لِيَ النُّورُ اْلأَعَمُّ بِكُنْهِهِ
فَشَاهَدْتُ ذَاكَ النُّورَ في كُلِّ صُورَةٍ
وَمَنْ حَلَّ بِالْبَيْتِ الْمُعَظَّمِ قَدْرُهُ
وَقَبِلَتُهُ صَارَتْ إلَى كُلِّ وِجْهَةٍ
Nûr-u eamm (vâhidî ve celâlî tecelli) bana bütünüyle zûhur edince, onu her sima ve çehrede temaşa eder oldum -bu izahta da bir tercih var- her kim gidip o şanı yüce Kâbe'ye girse her yön onun kıblesi olur." diyerek, açılmazı açma adına daha hayret-âmiz şeyler söylemiştir. Aslında konuyla alâkalı, aczimizi idrak çerçevesinin dışındaki her mütâlaa hayretlerimize dehşet ilâve etmekte ve ürpertilerimizi daha da artırmaktadır.
2) Tecelli-i Şuûn: Mebdei Zat'tan temeyyüz ve taayyün etmiş olup sıfatların esası sayılan "min verâi hicab" bir tecellidir ve yaratıklardaki kâbiliyet ve istidatların -Allahu a'lem- esası ve menbaı mahiyetindedir. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ في شَأْنٍ" O her vakit ayrı bir tecelli ile ayrı bir iştedir." fehvasınca, Cenâb-ı Zat-ı Kibriya'nın zahir-batın, küllî-cüz'î, celâlî-cemâlî nâmütenâhî tecellisi vardır ve bu tecellilere de ancak "ekall-i kalil" erbab-ı hakikat vâkıf bulunmaktadır. Tecelli-i Zat'ta olduğu gibi, tecelli-i şuûnda da Hazreti Rehber-i Ekmel'in ziya-i hakikatına bağlı kalınmazsa, bir kısım iltibas ve iştibahlara hatta dalâlet ve inhiraflara gidilmesi mukadderdir. Düşünce tarihinde karşılaştığımız hezeyanların pek çoğunun temelinde, rehbersizlikten kaynaklanan bu kabil iştibah ve iltibaslar vardır. Bir tasavvuf büyüğü, mir'âtiyet ve memerriyeti oldukları gibi göremeyip onları farklı mülâhazalara bağlayanları, oldukça sert, fakat yerinde bir tembihle şöyle uyarır:
"Zat-ı rûhu zanneder ayn-ı Hudâ,
Sözlerinde "ene'l-Hak" dan bir sadâ..
Kim "ene'l-Hak" derse Mansur olmadan,
Kâfir-i billâh olur cân u beden.."
3) Tecelli-i Sıfât: Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarından herhangi birinin sâlikin kalbinde inkişafı demektir ki, ister makes ister mazhar ve memerr kabul edilsin müstaid bir gönülde böyle bir şavk küçümsenemeyecek bir mazhariyettir. Bu seviyedeki bir payeyi ihraz eden müntehî, kendi tabiat çerçevesinin çok çok üstünde ilâhî envâr, esrâr ve eltâfın mücellâ bir aynası konumuna yükselir ve sıfatlara ait nurların bir âhize ve nâkilesi hâline gelir; gelir ve farklı duyup farklı görmeye, farklı hissedip farklılıklar ortaya koymaya başlar. Evet, eğer bir insanda "sem'" sıfatı tam tecelli etmişse o kimse, tıpkı Hz. Süleyman (as) gibi canlı-cansız pek çok varlığa ait sesleri duyar.. değişik şifreleri çözer, kodları anlar.. ve onlarla kendi dünyaları çerçevesinde münasebete geçebilir.. evet, Hak tecellileriyle ufku aydınlanmış bir sâlik görülmezleri görmeye başlar, duyulmazları duyar ve bu mazhariyetin temâdîsi durumunda hep kendi tabiatını aşkın yaşar ve aşkın işler görür. Yazıcıoğlu Muhammed Efendi böyle bir tecelli kahramanını şu şekilde resmeder:
"Yine arz eyledi dilber yüzün kasr-ı celâlîden,
Yine nâlende şeydâyım şarab-ı lâ yezâlîden;
Yine keşf-i hicab etti gözüm, gönlüm cehaletten,
Geru câna nidâ etti nidâ-i zü't-teâlîden..."
4) Tecelli-i Esmâ: İlâhî isimlerden bazılarının sâlikin gönlünde münkeşif olması mânâsında kullanılan bu tabir; tecelli-i ef'âli, herhangi bir yolculuk problemiyle karşılaşmadan aşan hak erinin -dahasına istidadı varsa- tecelli-i sıfât ufkuna ulaşma yolunda muvakkaten ârâm eylediği bir ara mevhibeler meclâsıdır. Sâlik, muvakkaten dahi olsa bu ârâmgâha uğrar, ilâhî lütuflarla donanımını ikmal eder ve yürür bir başka mazhariyetler ufkuna. İşte böyle gönlü, bir veya birkaç ismin tecellisiyle mamur hâle gelmiş herhangi bir müstaid, mazhar olduğu isimlerin feyzini ruhunda tam duyup hissettiği esnada, o isme bağlı olarak Cenâb-ı Hak'tan ne isterse ona lutfî bir tarzda mutlaka icabet edilir. Talep ve isteme ondan, icabet ve is'af da Cenâb-ı Hak'tandır.
"Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder,
Halk eder esbabını bir lâhzada ihsan eder." (Anonim)
Bütün tecellilerde olduğu gibi, tecelli-i esmâ ile alâkalı arz ettiğimiz bu hususların umumu, fevka'l-esbab birer zuhur ve zuhurları da kalbin kadirşinas kriterleriyle değerlendirilecek şekilde ve ancak kalb erbabının anlayacağı mahiyettedir. Bu konudaki suali de, cevabı da ancak kalbi hüşyar olanlar tam anlayabilirler. İşte mevzu ile alâkalı meçhul bir Hak dostunun mülahazaları:
"Benim dilim bunda lâldir,
Bu ne kîldir ne de kâldir.
Veli söylediğim hâldir;
Anlar bunu erbab-ı hâl..."
5) Tecelli-i Âsâr: Bütün şehadet âleminin esası, mâyesi ve müessiri mânâsında kullanılan bu deyim, küllî -cüz'î, ulvî- süflî bütün sebep ve vasıtalar ve bu esbab ve vesâite bağlı yaratılan her şeyin çehresinde Kudreti Sonsuz'un varlığını aksettirme anlamında bir tecellidir ve bu tecellinin en etemm, en ekmel şekli de insanın suretinde mütecellidir.. evet insan, Hazreti Rahmân u Rahîm'i gösteren en câmi bir ayna mahiyetindedir.
6) Tecelli-i Ef'âl: Bu tabir, Cenâb-ı Hakk'ın bazı fiillerinin, sâlikin gönlünde inkişaf etmesi mânâsında kulanılagelmiştir.. ve önemli bir mazhariyettir. Ne var ki, seyr-i sülûkunu Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'a bağlı götüremeyenler için bu mertebede bir kısım kaymaların yaşandığı da bir gerçektir. Tecelli-i ef'âle ayna bir zat, kendi irade ve isteklerine bağlı meydana geliyor gibi gördüğü bazı tasarrufları kendinden bilme vartasına düşebilir. Bu ise, kazanma ufkunda tam bir kayıptır ve eğer çabuk peygamber vesayetine girilmezse, ebedî hüsrana sürüklenmesinden korkulur.
Aslında, her hak yolcusu, ilk mevhibelerini Allah'tan bildiği gibi, bu mevhibelere fazlî bir surette terettüp eden semereleri de yine O'ndan bilmeli ve bütün muhasebe sistemini kendi hiçliğine bağlayarak, bir memerr ve bir meclâ olmanın ötesinde nefsine herhangi bir hisse çıkarmaya kalkışmamalıdır; kalkışmamalı ve bilmelidir ki, kendini böyle harika şeylerin mazharı ya da mümessili gördüğü takdirde iki durum söz konusudur:
1) Bütün bu mevhibelerin kesilmesi.
2) Bu ihsanların birer istidraca dönüşmesi.
Her iki hâlde de feyiz kaynağından uzaklaşma olduğu açıktır. Bu itibarla sâlik her zaman, Sonsuz karşısında tevazu ve mahviyet yolunu seçmeli ve herşeyi O'ndan bilmelidir. Bu konuyla alâkalı Gavsî ne hoş söyler:
"Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana..."
Cenâb-ı Hakk'ın, zat, şuûn, sıfât, esmâ, âsâr ve ef'âliyle alâkalı tecellilerinin yanında sofîler bir de, cemâlî ve celâlî tecelli üzerinde durmuşlardır:
1) Tecelli-i Cemâl: Allah'ın, lütuf, ihsan, şefkat, merhamet.. gibi isim ve sıfatlarının inkişafında müşahede edilen "ehadî" tecellidir.
2) Tecelli-i Celâl: Hazreti Vâcibü'l-Vücud'un, azamet, ceberût ve ululuğunu aksettiren ve ism-i zatın cilve-i âzamı sayılan "vâhidî" tecellilerdir. Bunlardan birincisinin bilhassa Rahîm ism-i şerifiyle münasebettar, ikincisinin de Rahmân ism-i azimiyle alâkalı olduğunda kibâr-ı muhakkikînin ittifakı söz konusudur.
Tecelli ile alâkalı bu kadar mesâil arasında, bazı sofîler onu, sırf mü'min kalblerde beliren bir kısım feyizler şeklinde anlamış ve sadece bu tür envâr-ı guyûb üzerinde durmuşlardır. Onların, guyub nurlarının mü'min kalblerde zuhuru dedikleri bu tecelli, mir'âtların veya memerrlerin istidatlarına göre inkişaf eder ve en müstaidlerde her şeyin esasını tam aksettirecek şekilde ortaya çıkar ki, insanın bütün bâtınî duyguları bu tecellilerle beslenir; lâtife-i rabbâniye, onlarla bir "beyt-i Hudâ"ya dönüşür.. sır onlarla bir temâşâ noktası hâline gelir.. hafî, onlarla bir halvet koyu olur.. ahfâ onlarla bir haremgâh hâlini alır. Aslında insanın iç derinlikleriyle alâkalı bu letâif üzerinde de durmak icab ederdi ama, zannediyorum konuyu burada kesmek daha isabetli olacak...
Sızıntı, Ocak 2001, Cilt 22, Sayı 264
Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin