Büyüklük

4. Kitap Tâlib, Mürîd, Vâsıl, Sâlik

Tâlib, Mürîd, Vâsıl, Sâlik

Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlukâtın solukları sayısınca. İlahî isimlere mazhariyet, yolcuların lûtfî donanımları, onlara özel teveccühler, hizmet-i lâhikaya önceden iltifatlar, bu yolda çizgi belirleyici önemli esaslar.. hedefin Hak rızası olduğunda şüphe yok.. en büyük vesile O’nu bilip tanımak ve irşad unvanıyla başkalarına da duyurup tanıtmak. İstidatların değişik olmasından, kabiliyet ve karakterlerin farklılığından, mizaç ve meşreplerin tenevvüünden meydana gelmiş bir sürü yol-yöntem ve sistem var; muhkemât testli yol-yöntem ve sistem. Bu sistemleri kullanarak bu yollarda seyahat edenlerin hemen hepsi O’na yürüyor. Seferler bazen farklı noktalarda başlıyor; ama, misafirlik aynı şekilde gelişiyor ve yolculuk da gidip aynı atmosferin bir bucağında son buluyor.

Her yolcunun serhaddi onun arş-ı kemâlâtıyla mukayyed. Bütün yolcuların hareket noktaları tıpkı meydan, rıhtım, liman ve rampalar türünden birbirinden farklı olduğu gibi, aşılan menzil, ulaşılan alan, yakalanan ufuk, geçirilen ahvâl ve ikamet edilen makam hep aynı arsada gerçekleşse de, her biri ayrı bir ufukta rengarenk ve Cennet yamaçları gibi de değişik desenlerle bezeli.. bu iç-içe, üst-üste, yan-yana, inişli-çıkışlı, geniş-dar, dümdüz-engebeli yollarda değişik yürüyüş tarzları ve farklı yürüme üslupları var. İbtidâlar-intihâlar sayılmayacak kadar çok; ama öz itibariyle de aralarında herhangi bir münâfât yok. Bir yolcuya göre müntehâ sayılan bir nokta bir diğerine göre mücerred talebe bağlı mebde’ gibi bir şey. Yollarda, yürüdüğünü zanneden, çok koşmuş ama hiç mesafe alamamış yorgun yolzedeler de var. Tabii bunların yanında, uzay-zaman üstü ufuklarda dolaşan, ötelere azmetmiş seyyahların sayısı da az değil.

Aslında, eller sımsıkı “hablü’l-metin”de (kopmayan ipte), gözler ve gönüller de Kitap ve Sünnet’in muhkemâtında olduktan sonra, yollar hep Hak’a uzanmakta ve yolcular da birer Hak yolcusu. Konuma göre duruş ve yollarda farklı üsluplarla yürüyüş, dinin ruhundaki vüs’at ve yüsürden, içtihada açık alanların genişlik ve müsamahaya mübtenî olmasından, farklı isimlerin değişik tecellîlerinden ve istidatların tenevvüünden kaynaklanmaktadır. Ne olursa olsun, yolcuların hepsi O’na yürümektedir ve “Hak yolcusu” tabiri de yollardaki bu seyyahların umumi unvanıdır. Fakir, bazen nüans farklarını gözettiğim oldu/oluyor. Bazen de bunları nazar-ı itibara almayarak O’na yürüyen herkese Hak yolcusu demede beis görmedim/görmüyorum.

Her Hakk’a yürüyene, inancının enginliği, İslamî anlayışının rasâneti, ihsan şuurunun derinliği, düşünce ufkunun zenginliği, vicdanının vüs’ati, zâhir-bâtın bütün havâssının kusursuz vazife görmesi, melekât-ı akliye ve ruhiyesini tam değerlendirebilmesi, seyr-i rûhânîsinde yükselebilme kapasitesine sahip olması, yürümeye “âlem-i halk”dan başlaması veya seyahatini “âlem-i emr”e bağlı götürmesi, safveti, samimiyeti, ihlası, azmi, kararlılığı ve Hakk’a karşı vefası itibariyle birer ayrı isim verip her yolculuk türünü o unvanla yad etmek yerine –ki ben şahsen bunun pratik bir faydası olmadığı kanaatindeyim- mübtedî ve müntehînin izâfîliği mahfuz pek çok farklı kulvarlarda seyahat eden bu yolcuları, tâlib, mürîd, sâlik, vâsıl başlıkları altında hülasa etmenin daha uygun olacağını düşünüyorum. Ayrıca, Hak yolcusunu bu birbirinden ayrı ama mutlaka birbiriyle irtibatlı unvanlarla arzederken, tâlib için sözkonusu olmasa da marifet ufukları itibariyle –derece farklılıkları mahfuz- mürîd, sâlik ve vâsıl unvanları yerine bazen “ârif” kelimesini kullandığımız da oldu/olacaktır.

Şimdi isterseniz, her biri değişik hususiyetleri aksettiren Hak yolcusu ile alakalı bu unvanları birer birer hecelemeye çalışalım:

Tâlib: İsteyen, arzu eden, bilgi, marifet veya başka herhangi bir şeyi elde etmeye çalışana denir ki, daha çok ilim, marifet ve hakikat.. gibi hususların mebâdîlerini öğrenmeye müteveccih ve bu çerçevede gayret içinde bulunan, takip ettiği şeyleri elde edebileceği azmiyle oturup kalkan mübtedî Hak yolcusu demektir. İşin başlangıcında bulunması itibariyle, bu seviyedeki bir mübtedî yolcu bazılarınca küçük görülebilir; aslında mesele hiç de öyle değildir; zira sonraki bütün oluşumlar ve mazhariyetler tâlibdeki böyle bir talebe bağlı meydana gelmekte ve o çekirdeğe bağlı filizlenip inkişaf etmektedir. Hazreti Cüneyd, talebin çok önemli olduğunu ifade sadedinde “men talebe ve cedde vecede- Talep eden, talebinde ciddi olan istediğini elde eder.” buyurur ki, bu söz zamanla halk arasında umumi bir düstur hâlini almıştır.

Sofiler, tâlib kelimesini, tasavvuf mesleğine intisap etme, bir mürşidden el alma ve bir üstadın rehberliğine girme yerinde kullanmışlardır ki, Hak yolcularına mahsus dört özel unvanın ilkidir. Ne var ki, bazen tâlib, iradesinin hakkını verince birden bire değişip mürîde inkılap eder; sonra yürür sâlik ufkuna ulaşır ve Hakk’ın inayetiyle yükselir vuslat rüyaları görmeye başlar. Bazen de o, talebin dar ufkunda sıkışır kalır ve sürekli yol yorgunluğu yaşamasına rağmen asla mesafe alamadığı da olur. Zaten her önüne gelen de hemen tâlib olarak kabul edilmez ya; her şeyin bir adap ve erkânı olduğu gibi tâlib kabul edilebilmenin de kendine göre yolu-yöntemi vardır. Her namzet, hareketleri, genel tavırları, karakterinin böyle bir yolculuğa müsait olup olmayışı itibariyle bir kâmil mürşid ve üstad tarafından usulünce test edilir. Müsait görülürse, “Tut üstadın elinden, yürü Hakk’a” denir. Böyle bir tevcihten sonra o artık bir tâlib ve aynı zamanda bir mürîd namzetidir. Yürür mürşidin rehberliğinde gönlüne açılan dünyalara.. ve pervaz eder istidadına yol veren şâhikalarda. Ne var ki, her şey hemen bununla da bitmez; tutunduğu ele –vasıtalık mülahazasıyla– sımsıkı sarılması, girdiği yolda kararlı yürümesi, mesleğine can u gönülden bağlanması ve elindeki Hakk’ın esmâsını temâşâ edeceği o aynayı kırmaması; kırmaması ve bir nîm-i nigâh ile hep O’na bakması gerekir. Muhammed Ali Hilmi Dede tâlibe ait mülahazalarını yukarıdaki çerçeveye yakın şöyle ifade eder:

 

“Tâlib olan tutar mürşid elini,
Hakk’a verir ol dem can u dilini;
Tığ-ı bend ile bağlar mürîd belini;
Mürşidin bendini tutmak sezâdır.”

 

Evet tâlib, tâlib-i feyz-i Hüdâ ise her zaman durması gerekli olan yerde durmalı, âşık-ı nur-i Hüdâ da sürekli O’na müteveccih bulunmalıdır ki, onun talebi gerçek talep olsun ve Hazret-i Murad’dan da teveccühler görsün. Hazret-i Maksud u Murad yolunda iradesinin hakkını eda etmeye azmetmiş mürîde düşen de işte böyle bir duruş ve böyle bir teveccühtür.

Mürîd: Dileyen ve irade eden mânâlarıyla karşılığını vermeye çalıştığımız bir kelime.. sofilerce o, el tutan, birine intisap eden, manevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir mürşid-i kâmil ve üstada teslim olup inkıyad eden Hak yolcusunun unvanıdır ki –Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde temas edilmişti– henüz süluk yoluna girmemiş/girememiş dervişler hakkında kullanılan bir tabirdir.. ve bu unvan altında ulaşılan mertebelerin ilki de “fenâ fişşeyh” mertebesidir.

Muhyiddin İbn Arabî, mürîdi, kendi hesabına bakma, görme ve dilemeden tecerrüd etmiş, Allah’a müteveccih sâlik şeklinde tarif eder ki, bunlar erbâbı arasında bilinenden çok farklı şeylerdir. Ona göre hakiki mürîd, iradesini Allah’tan bilir; arzu ve temayüllerini de O’nun meşietinin aksi sayar; başka bütün dilemeleri ve istemeleri ise tamamen izafî görür. Bu görüş ve duyuş şayet bir hal ve zevk meselesi ise, ona kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur; öyle değilse, burada “Usulü’d-din” ulemasının söyleyeceği bazı şeyler olabilir... Hazreti Muhyiddin gibi düşünen zatlar, ulûm ve maarif konusunda “irade” deyip bir bakıma her şeyi insanî meyalâna bağlasalar da, ilahî meşîetin söz konusu olduğu yerde hemen her zaman târik-i iradeyi tebcil ederler. Aslında bu kabil şeylerdeki mütebâyin beyanlar biraz da zevk u şuhûd kaynaklıdır ve şahıstan şahsa, mizaçtan mizaca, hâlden hâle bir kısım farklılıklar arzedebilirler...

Mürîd, kime intisap ederse etsin asıl muradı, herkesin de maksudu ve matlubu olan Allah’tır. Ancak her mürîdin aynı olmadığı ve seyahatini farklı bir yörüngede sürdürdüğü de bir gerçektir: Mürîd vardır ki –buna “mutlak mürîd” derler– hiçbir hususta üstad ve mürşidine itiraz etmez, muhalefet sayılacak tavırlarda bulunmaz ve onun her dediğini hemen kabul eder, söylediği sözlere başka kapılarda delil aramaz. Mürîd de vardır ki, bu ölçüde hassas davranmasa da zâhir u bâtınıyla üstadının emrine tabi olur ve artık farklı yol ve yöntem arama lüzumu hissetmez. Böyle birine de “mecâzen mürîd” demişlerdir. -Ona da mürîd denilecekse- bir mürîd de vardır ki, mürşidine zâhiren muvafakat içinde görünse de, onun gıyabında ve iç mülahazalarında sürekli ona karşı muhalefet soluklar, farklı hareket etmede beis görmez ve hemen her zaman gel-gitler yaşar. Sofiye böyleleri için de, dönek mânâsına “mürted” kelimesini yakıştırmışlardır.

Mürîdde aranan en önemli vasıflar, sıdk, emanet, istikamet.. gibi mukarrebînde bulunan sıfatlardır. Bir mürîd için doğru olma, doğru düşünme ve arz u semâca her zaman emniyetle yad edilme, açık-kapalı her hâliyle çevresine güven telkin etme; bunların yanında iradesinin hakkını yerine getirip tam bir azim ve azimet insanı olma.. gibi hususiyetler de onun önemli vasıflarından sayılagelmiştir.

Mürîd, henüz mebdede bir Hak yolcusu olsa da, bir süluk eri hassasiyetiyle her zaman şer’î kıstaslara saygılı, marufa riayetkâr ve münkerden de olabildiğine uzak durmalıdır. Ezkaza bir münkeri irtikap ya da bir marufu terk ettiğinde de, Allah’ın sevmediği bir fiil ve bir davranışın isini-pasını üzerinde fazla taşımama, günah ve hatalara hakk-ı hayat tanımama mülahazasıyla hemen bir tevbe, inabe ve evbe kurnasının altına koşmalı; bir an evvel, kalb ve ruhunda yaralar açan o virüs ve o lekelerden mutlaka arınmalıdır.

Ayrıca, Hak yolunda olan ve her an O’nun rızasını arayan böyle bir yolcu, elinden geldiğince gönlünü o biricik matluba bağlamalı; kesben olmasa da kalben mal-menâl düşüncesini, makam-mansıp sevdasını; hatta rahat etme arzusunu, mâsivâ muhabbet ve alakasını gönlünden söküp atmalı; dahası olma ile olmamayı, belli şeylere mazhariyetle onlardan mahrumiyeti, kazanma ile kaybetmeyi, gelenle gelmeyeni, kalanla gideni, kabulle reddi bir bilmeli ve ruh dünyasında bütün bu zıtları müsavî tutmaya çalışmalıdır.

Müntehâsı, harfiyyen Rabbin iradesine uyup O’nun muradında erimek olan mürîdlik, mebdede de muallim ve üstada tam tebeiyyetten geçer. Mürîdin, şer’-i şerif dairesinde yapılan tekliflere, “bu niçin böyle” demeden itaat etmesi, tavsiye edilen şeyleri hemen yerine getirmesi, üzerine aldığı evrâd ü ezkârı asla aksatmaması devamlılığa terettüp eden teveccüh ve iltifatlar açısından fevkalâde önemlidir.. ve aslında bunlar, Kitap ve Sünnet’e ittiba etme mevzuunda birer bileme, hazırlama ve onun hassasiyetini artırma ameliyeleri mesabesindedir. Üstadına veya mürşidine bağlılıkta iradesinin hakkını milimi milimine yerine getiren bir Hak yolcusunun, Hakk’ın emir ve yasakları karşısında da ne denli duyarlı olacağı açıktır; elverir ki, aynayı güneşin yerine koymasın, vesile ve vasıtayı da gaye gibi görmesin...

Mürîdin, Allah karşısındaki tavrı, kendine ve diğer insanlara bakışı ve değerlendirmesi; ilahî mevhîbe, varidât ve nimetler hakkındaki yorum, tevil ve takdirleri de fevkalâde önemlidir. Her şeyden evvel, o kendini herkesin dûnunda görmeli, böyle bir tesbiti dayanıksız bırakmamak için de nefsi hakkında tevsi’-i tahkikât üzere tevsi’i- tahkikât yapıyor gibi yanlışlarını derinlemesine gözden geçirmeli; gözüne ilişen kusur, hata ve günahlarını, gönlünde yeni işlenmiş gibi hep dipdiri ve canlı duymaya çalışmalı; her an, her saat, her gün kendisiyle meşgul olmalı ve başkalarının yakasından mutlaka elini çekmelidir. Varsa kendinde, gözüne, kulağına ilişen bir kısım meziyetleri, –müzekkâ olmadığından– onları da istidrac olabileceği mülahazasıyla titreyerek karşılamalı; en büyük hizmetlerinden en içten ibadetlerine, en tahammülfersâ çilelerinden en zahmetli seyr u süluk denemelerine kadar hiçbir hareket ve faaliyetinde ne kendinde bir şey görmeli ne de fevkalâdeden beklentilere girmelidir. Başından aşağıya sağanak sağanak boşalan –şayet boşalıyorsa– lütufları, “Değildir bu bana layık bu eltâf / Bana bu lûtf ile ihsan nedendir.” (M. Lûtfî) deyip her türlü mazhariyeti ibtilâ olabileceği endişesiyle karşılamalı, liyakat düşüncelerini silip süpürüp kafasından atmalı; olmuş veya kendi kendine gelmiş şeyleri nankörlük sayılmadığı durumlarda bir daha hatırlamayacak şekilde nisyana gömmeli, Hakk’a karşı küfran-ı nimette bulunmuş olma endişesini de bir kelam-ı nefsîyle “tahdîs-i nimet”e emanet edip işin içinden sıyrılıvermelidir. Aksine, böyle davranılmadığı takdirde çok defa kazanma yolu gider bir haybet çukuruna dayanır; mevhîbe gibi görünen şeyler de birer hizlan sebebi oluverir.

Aslında, kalbi ve kafası mevhîbe ve varidât beklentisinde, hisleri fevkalâde zuhurlar peşinde olan bir mürîdin Cenab-ı Hak’la sağlam bir münasebet içinde olması da düşünülemez. Nasıl düşünülür ki, o, bir “beyt-i Hüdâ” olan gönlünü Hak’tan gayrı her şeyden temizleyip iç aleminde hep O’nunla meşgul olacağına, vazife ve sorumluluklarının dışında kendini aşan şeylerle vaktini israf etmekte ve sürekli, istek- talep inhirafları yaşamaktadır.

Mürîdin, Kur’an’ın yeterliliğine, Sünnet’in peygamber sesi-soluğu olduğuna itimat ve güveni sağlam olmalı; bu kaynakları bizzat kullanabilecek seviyede olmasa bile, onlara derin bir saygı içinde sımsıkı merbut bulunmalı, onlar vasıtasıyla aradığı her şeye ulaşabileceği inancını hep korumalı; hayatını Kur’an’la içli-dışlı geçirmenin bir mazhariyet olduğunu düşünmeli ve bütün benliğiyle her zaman O’na yakın, maddî-manevî, kalbî-ruhî yararı olmayan bilgi görünümlü dedikodulardan ve fantastik şeylerden de uzak durmalıdır.

Bir rehber vesâyetinde Hakk’a yönelmiş her irade eri ve aynı zamanda bir disiplin kahramanı sayılan her Hak yolcusu, şahsi hayatından Rabbiyle münasebetlerine kadar her hususta dikkatli yaşamalı, kalbiyle davranışları arasında her hangi bir çelişkiye meydan vermemeli, her zaman temkinli davranmalı; az yemeli, az içmeli, az uyumalı, az konuşmalı; yeyip içmesini, uyuyup istirahat etmesini, konuşup başkalarına bir şeyler anlatmasını zaruret ve ihtiyaçlarla sınırlı tutmalı ve daha fazlasını israf sayarak her zaman durması gerekli olan yerde mutlaka durmalıdır. Evet hakiki mürîd, nefsiyle muamalelerinde her zaman kararlı bir muhalefet sergiler; nefsine muhalefeti Allah’a kurbiyet vesilesi, onun arkasından sürüklenip gitmeyi de bir haybet ve hüsran sebebi sayar. Zaten hevâ ve hevesiyle barışık yaşayan birisi hakkında mürîd tabirini de mecaza hamletmişlerdir. Zira, murad ve maksuduna yönelmiş birinin, dönüp yeniden Hüdâ’nın yerine hevâyı ikâme etmesi, onun, yürüdüğü bu yoldan geriye dönmesi mânâsına gelir ki, bu da erbabınca riddet demektir. Mürîd teveccüh ettiği kapıda, yürüdüğü yolda hep sabit kadem olmalı ve derin bir sadâkat ruhu sergilemelidir. Yoksa, daha işin başında iradesi adına yenik düşmüş birinin ne sadâkat ne emanet ne de istikametinden bahsedilemeyeceği gibi, o kapıda iğreti duran bu tür bir riddet namzetinin, ne ef’âl-i ilahîyi tam ve doğru okuması, ne esmâ-i Rabbâniye’den bir şey anlaması, ne de sıfât-ı Sübhaniye’yi duyup kavraması söz konusu değildir. Onun her düşüncesi zann ü tahmin, her tavır ve davranışı da mürîdliği gibi yamuk-yumuktur.

Başta mürîd olmak üzere, hemen her seviyedeki Hak yolcusu için şu hususlar da fevkalâde önemlidir: Hak yolcusunun, “nefy-i vücud” esasına bağlılık çerçevesinde kendisini sıfırlaması, yürüdüğü yolda Allah’ın ilk mevhibelerini santimini zayi’ etmeden veriliş gayeleri istikametinde kullanması, dünya adına hırslara girmeden mevcuda kanaat edip her zaman Allah’a güven içinde bulunması; hizmetlere mükafat ve beklentilerin söz konusu olduğu yerlerde, nefsini bütün bütün unutup birileri tarafından görülür ve hatırlanırım endişesiyle bulunduğu yerden dahi bir kaç adım geriye çekilmesi, çekilip gerilerin gerisinde durması; sa’yine terettüp eden iyiliklere kendi dışında bir kısım sebepler, saikler bulmaya çalışması; bazı olumsuz sonuç ve hezimetlerin ise, şöyle-böyle mutlaka altına girip “Bunlara ben sebebiyet vermiş olabilirim” diyerek sorumluluğu üzerine alması ve katiyen atf-ı cürüm vartasına düşmemesi.. evet bütün bunlar çok önemli esaslardır.

Bunlar kadar ehemmiyetli olan diğer bir kısım hususlar da şunlardır:

 

1 Hak yolcusu için her seviyede takvâ bir zâd-ı ahirettir. Süluka niyet eden irade eri, “Uzun ve meşakkatli seferlerde mutlaka azık edinin ve bilin ki azığın en hayırlısı haramlardan korunma, marufları yerine getirme mânâsına takvâdır” (Bakara, 2/197) fehvasınca o her zaman ne yapıp yapıp takvâ serasına sığınmalıdır.

2 Yolcu amellerini, hem Hakk’ın, hem Cenab-ı Risaletpenâhîleri’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), hem de ervâh-ı tayyibenin müşahedesine arzediyormuşçasına, yapıp ortaya koyduğu şeylerin kalbin sesi-soluğu olmasına fevkalâde dikkat etmelidir.

3 “Ve künû meassâdikîn – Behemehal sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 9/119) mantukunca dost ve yârânı sadâkat ve emanet erbabından seçmelidir ki, bu herkes için yol emniyeti adına fevkalâde önemli bir esastır. Allah’a yakın duranlara yakın olma; kendini beğenmiş, her hâli kibir, gurur, bencillik ve iddia olan kimselerden –toplum içinde cepheler oluşturmama kaydıyla– uzak durma; uzak durup onların kirli atmosferlerine girmeme de “sedd-i zerâî” açısından ayrı bir önem arzetmektedir.

4 Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat ve bütün insanlara gücü yettiğince merhamette bulunmak İslamiyet’in gereğidir ve bunların hepsi de bu yolun âdâbındandır.

5 Allah karşısında her zaman temiz bulunmaya çalışmak, ona temiz olarak bahşedilen fıtratını kirletmeden korumak, ezkaza bir kısım sürçmelere maruz kalırsa, yerinde bütün gönlüyle Rabbine teveccüh edip içini O’na dökerek, yerinde nefsini sorgulayıp kusurlarının hacaletiyle iki büklüm yaşayarak ve günde en az birkaç kez istiğfarla gürleyerek ruhundaki fenalık temayüllerinin kökünü kesmeli ve sürekli tetikte, teyakkuzda olmalıdır.

6 Riya, süm’a ve sun’î davranışlar Hak yolcusunun her zaman uzak durması gereken öldürücü virüslerden sayılmıştır. Bir kalb, riyaya, süm’aya ve yapmacık davranışlara karşı mesafeli duramıyor, hatta onlardan hoşlanıyorsa, o kalbin balansı bozuk demektir. Böyle bir kalble tecellî avlanamaz ve o sine katiyen tecellî otağı olamaz.

7 Kalb, “bir beyt-i Hüdâ”dır. Sahibi hatırına her şeyden temiz tutulmalıdır ki, insan, en hayati yanını karartmasın ve böyle bir ziya kaynağına rağmen kendisine husuf-küsuf yaşatmasın.

İşte bu çerçevede, oldukça farklı, sorumlulukları çok, varidâtı ebediyetleri peylemeye yetecek mahiyette, apaydın, fakat etrafı şerareli böyle birinin bir üstad, bir mürşid refakatında seyahat etmesi, hem yol emniyeti bakımından, hem de hedeften şaşmama açısından çok önemlidir. Ne var ki, konumu itibariyle bir ayna, bir rehber vazifesi görecek olan üsdat ve mürşit, hiç bir zaman bir mercî, bir asıl gibi de görülmemelidir. Onun müteal bir varlık gibi algılanması, peygamber makamına oturtularak bütün mevhîbe ve varidâtın kaynağı gösterilmesi ciddi bir inhiraf olduğu gibi, her şeyin asıl kaynağından gelen esintilere de set çekmesi kaçınılmazdır. Bununla beraber, üstad ve mürşide de ilahî teveccühlerin birer perdesi, birer aynası olmaları itibariyle saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır; zira rahmet ilinden esip gelen meltemler bizimle, onların atmosferinde buluşmakta, ilahî feyizler ve bereketler o aynalarla bizlerin ruhuna aksettirilmekte ve onlar bizim için izzet ve azamete birer perdedarlık vazifesi görmektedirler. Onlar, çevrelerindeki kimselere, yerinde ziya, yerinde hava, yerinde su ve yerinde de birer toprak vazifesi görerek teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar. Bu itibarla onların da doğru görülüp doğru okunması çok önemlidir. İsterseniz konuyu Enverî’nin bir dörtlüğüyle noktalayalım:

 

“Râyet-i dîdâr-ı Haktan “len terânî” remzini,
Çeşm-i râzım aşkıyla “Tûr” olmayınca bilmedim.
Kisve-i âl-i abâ enver hakikat sırrını,
Vuslat-ı mürşidle mesrur olmayınca bilmedim.”

Bazıları mübtedîye mürîd, müntehîye de murad demişler; demiş ve birincisini bir çile ve meşakkat eri görmüş; ikincisini de, ilahî cezb u incizab mazharı bir inayet kahramanı şeklinde mütalaa etmişlerdir. Bana göre, mübtedînin mübtedîliği mürîdliğe bakan yanı itibariyle, müntehîliği de sâlike uzanan ufku ve vuslatı hecelemesi açısındandır.

Sâlik: Bir yolu tutup giden anlamındaki bu kelime, tasavvuf erbabınca Allah'ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O'na yürüyen; yürüyerek tabiatındaki uzaklaşma temayüllerini nötralize eden veya kendi uzaklığını aşmaya çalışan hak yolcusu demektir ki, kendi içinde iki ana bölüm hâlinde mütalâa edilegelmiştir:

1 Seyr u sülûk yolunun gereklerini yerine getirmeden, yani uzlet yaşamadan, halvet görmeden, çile ile tanışmadan, sırf cezb-i Rahmânî ile bir hamlede, bir nefhada bütün hâl ve makamları aşıp kendi kemalât arşına ulaşan cezbedilmiş (meczûp) veya (müncezip) sâlik.

2 Usûl ve âdâbı dairesinde istidadının gereği "âfâkî" veya "enfüsî" seyr u sülûk-i rûhânîyle Hakk'a vuslat yolunda bulunan sâlik-i mücahid.

Bunlardan başka, evvelâ meczûbken cezbenin kesilmesi, seyr u sülûke geçmeden yeniden bir incizabın zuhûru, sülûku müteâkip cezb ü incizabın yeniden meydana gelmesi gibi... hususlar da erbabınca üzerinde durulan konular arasında. Ne var ki, fakir, onları bu işin pratik kahramanlarına havale edip şimdilik sırf "seyr-i enfüsî" ve "seyr-i âfâkî" ile Hakk'a yürüyen sâlikten bahsetmek istiyorum.

Sâlikte ilk adım niyetle başlar. Niyet her işin başı, seyr u sülûkun ise hem başı hem de temel taşıdır; onsuz amel ruhsuz, o olmadan Hakk'a yürümekse imkansızdır. Hâlis bir niyet, Hak inayetine bağlanarak güçlendirilir, azim ve kararlılıkla da bilenirse -Allah'ın izniyle- bu sâyede sâlik her şeyi başarabilir, her engeli aşabilir ve takvimi belli değilse de bir gün -hangi seviyede olursa olsun- istidadının elverdiği arş-ı kemalâta ulaşabilir. Ne var ki, "menzili çok, geçidi yok, derin sular"ın ve derin derelerin bulunduğu, zorluk ve kolaylığın yan yana yaşandığı, şehrahlarla patikaların iç içe uzayıp gittiği bir yolda mutlaka bir kâmil mürşide ve bir üstada ihtiyacın olduğu da açıktır. Bu itibarla da, şayet üstad üstadlık taslayan bir mütesanni', mürşid de haddini bilmez bir nâkıssa vây o sâlikin hâline.! Ne hoş söyler Niyazi-i Mısrî:

 

"Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş..."

 

Seyr u sülûk, sâlikin tâlibken kısmen duyduğu, mürîd ufkunda televvünleriyle tanıştığı iman ve islâm hakikatlerini, "mahiyet-i nefsü'l-emriye"lerine uygun bir kere de keşfen ve zevken tadıp duymanın, idrak edip anlamanın kalb ufku itibarıyla ayrı bir yoludur. Sözü edilip de, çok defa ne olduğu bilinmeyen huzur dediğimiz iksir de kâse kâse işte bu yolda içilir. Huşû, sâlikin istidadına göre hakikî mânâsıyla o yolda yaşanır.. ve yaşanan şeylerin insan tabiatının birer derinliği hâline gelmesi, tabir-i diğerle imanın nazarî bir ufka bedel amelî bir matla'dan o farklı doğuşu da ancak kalb ve ruh atmosferinde yapılan böyle bir seyahatle gerçekleşebilir. Böyle bir yolda ısrarlı yürüme sayesinde yükselen, ahlâkıyla bir kıvam insanı hâline gelen sâlik, hareket eksenini rûhânîlere ait çizgiye bağlayarak ufuk ötesi temâşâlara ulaşır, çoğu nazariyâttan ibaret olan ilmî müktesebâtını maârif-i ilâhiye kıymetine yükseltir; yükseltir ve zâhir u bâtınıyla pürnûr olur gider, duruşuna lâyık bir makama otağını kurar.

Bazen böyle münevver bir ruh ve dopdolu bir ârife -üzerinde durulacağını ifade edip geçelim- farklı bir kısım ahvâl, etvâr ve ötelere ait elvânın zuhur ettiği de olur; bazen de ona rûhânî zevk ve müşahede yolları açılır. Bu arada mütemekkin olmayan sâliklerden bunlara takılıp yollarda kalanların sayısı da az değildir; ancak müteyakkız hak yolcularıdır ki, bunları Hak inayetiyle aşar ve takılıp yollarda kalmazlar, kalmamalıdırlar da. Zira bu tür şeyler, ne ubûdiyetin gayesi, ne de seyr u sülûkün hedefidirler. Bunları maksud bilen Maksud'u bilemez, bunları gaye gören yol yorgunluğundan başka bir şey elde edemez. Onun içindir ki, gerçek mârifet erleri, bu tür şeylerden rüyalarında bile uzak durmaya çalışmış, kendi kendine gelen mevhibelerin istidraç olabileceği endişesini yaşamış; vicdanlarının "vâridât" dediği teveccühleri de "tahdîs-i nimet" mülâhazasıyla soluklamış ve daha fazla bir kıymet atfetmeyi de asla düşünmemişlerdir. Bence bu yolda esas olan da işte budur; evet, eğer bunlar Rahmanî birer ikram ve Cenâb-ı Hak tarafından sâlikin aşk u şevkini şahlandırma adına avans nev'inden birer teveccüh ise -ki o hususta da kat'î bir şey söylememiz mümkün değildir- hak yolcusu yeni bir nimet sağanağıyla karşı karşıya bulunduğunu düşünerek, şevk u şükürle gerilmeli, ibadetini ubûdete çevirmeli, normal hayatını gecelerinin derinliğiyle derinleştirmeli, oturuşunu-kalkışını daha bir kullukla bezemeli; ama kat'iyen fahra, şöhret hissine, fâikiyet mülâhazasına girmemeli; rahmet ilinden dalga dalga esip gelen, gelip ruhunu saran o tecellîleri, bencillik, gurur, riya, süm'a isiyle-pasıyla karartmamalı; bütün o teveccühleri, iltifatları, kendi aczi, fakrı, ihtiyacı ekseninde değerlendirerek, hakkı olmayan bir şeyi temellük yerine, onun kaynağı üzerinde durmalı, bir ibtilâ olabileceği ihtimaline karşı Allah'a sığınmalı ve ubûdiyetine teşvik için bir atiyye nev'inden verilmiş olma mülâhazasıyla da kulluk çıtasını biraz daha yükselterek, daha derince, daha şuurluca ve ihsan televvünlü bir ubûdiyete kilitlenmelidir; hem de nimet-i sâbıkaya "bidâat-i müzcât" ölçüsünde küçük bir şükürle mukabelede bulunuyor olma ezikliğiyle ubûdiyete kilitlenmelidir...

Aslında, sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini murâkabe ve muhâsebe imbiklerinden geçiren bir hak yolcusundan beklenen de işte budur. Durduğu yerin farkında olan böyle biri, bir taraftan “Ma arafna ke hakka ma’rifetike, ma abedna ke hakka ıbadetike, ma zekerna ke hakka zikrike, ma şekerna ke hakka şükrike” deyip O'nu hakkıyla bilemediğini, gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O'nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilân ederken; diğer taraftan da, bilerek veya bilmeyerek işlediği hata, günah, irtikâp ettiği mâsiyet, mesâvî ve Allah'ın hoşnut olmadığı/olamayacağı davranışlardan ötürü her zaman boynu buruk, ruhunda içini kanatan bir burukluk, yüzünde kahreden bir hicap, gönlünde mütemâdî bir ürperti, kabirdeki suallere muhatap olma telâşı gibi bir ruh hâleti içinde ve amellerin muvazenesi esnasında terazi kefelerinin kıpırdanışıyla başını döndüren, bakışlarını bulandıran bir heyecan ve endişe ile, her lâhza, içinden kopup gelen o derinlerden derin mehâfet ve mehâbet hissiyle döner döner ve gider O'na sığınır; her sığınışında cismânî arzuları ve nefsanî istekleri itibarıyla bir kere daha ölür ve ardından da O'na intisap mülâhazalarıyla sûr sesi almış gibi yeniden dirilir; dirilir, kalb ve ruh ufkunda yepyeni bir dünya kurmaya çalışır; her zaman O'nu düşüneceği, O'nu söyleyeceği, O'na yöneleceği, O'nunla hasbıhâl edeceği öteler adına nuranî, şeffaf ve mâverâdan sürekli diriltici nefesler alan bir dünya. Bu dünyada, sâlik ve üstad diz dize, canlar Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın otağında ve otağ, Hakk'a kurbet kuşağında.. varların yok olduğu, yokların bir vücud-u cavidânîyle yeniden varlığa erdiği bir makamdır burası. Burada saatler her zaman gün ortasını gösterir.. doğu-batı iç içe girer, gece-gündüz karışır birbirine.. fizik ve fizikî mülâhazalar delik-deşik olur. Mekânın yerini lâmekân alır, zamanın ufkunu da lâzaman kaplar.. artık, her şeyin Allah'tan gelip yine Allah'a döndüğü hissi duyulmaya başlar. Bir kor düşer sinelere ve vuslatın gölgesi sezilir gibi olur başlar üstünde. Zevkî, hâlî ve kısmen de şuhûdî bir neşve ile dudaklar O'ndan gelecekleri mırıldanmaya durur, mırıldanılan şeyler gider tâ ümit ufkuna vurur. Gönül her şeyi aşmış gibi “Allahümme lezzetenazari ila vechike ve şevkan ile likâike” diyerek bütün güzelliklerin kaynağı O'nun cemâl-i bâ kemâlini temâşâ lezzeti ve vuslat şevkiyle inler; sönmeyen bir aşk, dinmeyen bir iştiyakla "â'le'd-derecât ve aksa'l-gâyât" dediği iftar vaktini beklemeye koyulur.. ve kim bilir, iç dünyasında "kelâm-ı nefsî" mahremiyetiyle her gün kaç kez, kendini iftar sofrasının başında tahayyül eder; üst üste teveccühler yudumlar ve

 

"Ey sâki, doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,
Mâmur eyle bu harabı lütfu izhardır bu dem."
(M. Lütfi)

der, iştiyakını seslendirir. Sonra da "Âh vakti merhun!" diye mırıldanarak birkaç adım geriye çekilir.

Bugün her yanda bir sürü sâlik var; hedefi Allah hak yolcuları ise, ya sır yolunda yürüyorlar, ya da bir kaht yaşanıyor o iklimde.. her tavrı, her sözü, her hâli Hak muradı olanlara gelince, -Allah eksikliklerini göstermesin- bunlar, azlardan da az; ihtimal onların da ağızlarında fermuar var. Öyle de olsa, bunlardır mele-i âlâ sakinlerinin matmah-ı nazarı; bunlardır göklerdekilerin medâr-ı iftiharı; bunlardır muhtemel felaketlere karşı ehl-i imanın sedd-i rasîni ve " وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ - Halkı dürüst ve başkalarını da ıslah etmeye çalışan memleketleri Rabbin asla helâk etmez." (Hûd sûresi, 11/117) mazmununca helâkı mukadder karyelerin de teminat vesilesi.

İster cezb öncelikli, ister sülûk mebde'li, ister acz u fakr eksenli olsun, sâlik her zaman sâliktir ve onun gözü hep Hak kapısında; seyri, Peygamber vesâyetinde; duruşu da ârifânedir. Rabbiyle münasebetlerinde hesabı çok sağlam; hareket ve davranışları da ihsan şuuruna bağlıdır. O, her hâliyle âdeta bir vuslat sath-ı mâilinde bulunuyormuş gibi iştiyak ve mehâfeti iç içe duyar ve emelden endişeye sürekli gel-gitler yaşar. Yerinde kendini "ayne'l-yakîn" ufkunda hisseder; mârifetinin enginliği ölçüsünde sezilmezleri sezer, erilmezlere erer, "bî kem u keyf" en aşkın şeyleri temâşâ eder; yerinde daha derin müşâhedelerle tam müstağrak hâle gelir; oturur kalkar “el-ma’rûfü hüvellah, el-maksûdü hüvellah, el-ma’bûdü hüvellah” nurefşan kelimeleriyle soluklanır.. ve hep O'nu anar, O'na tahsîs-i nazar eder ve tahsîs-i ubûdiyette bulunur. Hakanî, böyle bir sâliki iki mısraa sıkıştırarak şöyle ifade eder:

"Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh
Diye "la na'büdü illâ iyyâh."

Sâlik, seyr-i rûhânîsi süresince, beklemese de farklı sürprizlerle karşılaşabilir; hâlden hâle intikal eder, öteden sesler duyar, rûhânîlerden iltifat görür. Aslında, onun işi âdeta hep seyahattir; O'ndan yine O'na sülûk eder, kendinden O'na seferde bulunur. Bir ism-i ilâhîyi arkasına alır, öbürüne yürür; birinin atmosferinde pervaz ederken başka birinin cilveleriyle farklı güzellikleri müşâhede etmeye durur.

Bazen sâlik, cezb u incizap kanatlarıyla O'ndan başlayıp yine O'na yürüdüğü gibi, bazen de maiyyet ufkundan kendi mâhiyetinin derinliklerine seyahat eder. O bu kabîl tedellî veya terakkîler esnasında hep "seyr fillâh maallah" türünden seferler gerçekleştirdiği gibi, a'mâl-i sâliha, tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalb ile de zühd eksenli ve terakkî edalı seyahatlerde bulunur. Ne var ki, bazı sâlikler her zaman O'nunladırlar; O'ndan başlarlar ve yine kendi arş-ı kemalâtlarına O'nun maiyyetinde ulaşırlar. Bazıları, gönülleri her zaman O'na müteveccihtir; O'nun kendilerine yakınlardan daha yakın olduğunu duyarlar; ama, mâhiyetleri itibarıyla kendilerini bir çeşit uzaklığın ağında hisseder ve sürekli bu uzaklığı aşma gayretinde bulunurlar. Bazıları da O'na yakındırlar, yakınlıklarının da farkındadırlar. Bunlar da kurb mazhariyetini korumak için ölesiye bir mücâhede sergilerler. Hangi yolla olursa olsun, sülûklerini maiyyete bağlamış bulunan hak yolcularının, Allah, her zaman gören gözleri, işiten kulakları, zâhir-bâtın bütün kuvvelerinin de kuvvet, ihsas ve ihtisas kaynağıdır. Böyle bir sâlik, Allah'a teveccühünü devam ettirdiği, kalben mâsivâdan alâkasını kesmeye muvaffak olduğu ve dahası bu mazhariyeti tabiatının bir yanı, bir derinliği hâline getirebildiği takdirde, mâhiyetindeki maddî ve cismânî şeyler -tesirleri itibarıyla- rûhânîyatın istilâ ve hâkimiyeti karşısında birer birer veya bir kuvve-i kudsiye ile hepsi birden erir gider de sâlik-i müntehî, cisim, cevher, araz üstü büyülü bir hâl alır. Öyle ki, artık onun mahiyeti -tabiî iç ihtisasları itibarıyla- âdeta ne su, ne toprak, ne hava, ne de başka bir maddiyatla alâkası yokmuş gibi mücerret bir cevher karakteri arz etmeye başlar. Böyle biri, arzda bulunduğu aynı anda göklerdedir, bugünü yaşarken hep yarınlarda dolaşmaktadır; cismâniyeti ve bedeniyle bir uzaklığın zebûnu görünmesine rağmen, ruhuyla sürekli kurbet soluklamaktadır; vücud-u fânîsiyle mekânın dar bir alanına mıhlanmış gibi durduğu hâlde vücud-u cavidânîyle, bilmem kaç konağın şeref misafiri, kaç muhtacın Hızır'ı, kaç garîkin de İlyas'ıdır.

Sâlik, bu kıvamı koruduğu sürece, ilâhî teveccüh sağanakları da artarak devam eder; derken farklılaşan o ulvî mâhiyeti onun tabiatı hâline gelir. İşte böyle bir hak yolcusu, izafî de olsa sahib-i makam sayılır. Gördüğü şeylerin hepsi doğru kabul edilir. Duyup hissettiklerini her zaman aynı renk, aynı desende duyar, hisseder. Beyanlarında vâridât nümâyan olmaya başlar ve sözleri de herkese tesir eden birer lâl ü gühere dönüşür. Zira o, artık "kurb-u sâbit"le şereflendirilmiş bir talihlidir; Hakk'ın bildirmesiyle bilir, gördürmesiyle görür, duyurmasıyla duyar, konuşturmasıyla konuşur ve her şeyi O'ndan akıp gelen "ledünnî maârif"le değerlendirir.

İster seyr u sülûk, cezb u incizap eksenli O'ndan O'na olsun, ister tedellî yoluyla O'ndan sâlikin özüne olsun, ister O'nun kurbunu duymasına rağmen kendi bu'dunu aşmaya mâtuf bulunsun ve isterse kendinde var olduğuna inandığı kurbunu koruma cehdi şeklinde tecellî etsin, sâlik bu suretlerin hemen hepsinde ilâhî bir cezb insiyakıyla seyahatini mesafeler üstü bir yörüngede sürdürür; hâle ait hususiyetleri ya görür, ya da görmez; ama bir hamlede varır otağını makamın en mûtenâ yerine kurar. Cehd ü gayret kahramanlarına gelince, onların sülûkları terakkî edalı ve hâl televvünlüdür. Koşup katettikleri mesafeler, katlandıkları meşakkatler, ceste ceste erdikleri mârifetlerle tıpkı bir merdiven tırmanıyor gibi yürürler kendi kemalâtlarının arşına. Neticede bunlar için de hakikî veya izafî bir vuslat gerçekleşebilir; gerçekleşir ama böylelerini, inayet edalı öncekilerin mazhariyetleriyle mukayese etmek mümkün değildir.

Hulâsa, sülûkun mebdei, hakikat-i İslâmiyet'in duyulması; nihayeti ise en âlî mertebesiyle makam-ı ihsanın tecellîsidir. İz'an bir iman ufku; islâm Hakk'a teslimiyet remzi; ihsan, O'nu görüyor gibi kullukta bulunma ve O'nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Hakk'a teveccühün unvanıdır. Vuslat ise, bütün bunları aşkın, lâzamanî ve lâmekânî bir duyuş ve hissedişin adıdır.

Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin

Sitenizde bu yazıya link vermek için aşağıdaki metni kopyalayıp, sitenizde yazı gövdesine yapıştırın.



Önizleme:




Bu sayfayı ekle
Digg! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Facebook! StumbleUpon! Twitter!